LA BU ANNELER NE ETTİ SİZE?

YAZAR : Cuma, Temmuz 19, 2019

Yeni kşfettiğim , bir zamanlar ünlü bir blogger olan Siminya'nın bir yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle. Ne güzel anlatmış. Bir çırpıda okuyorsun ve duygudan duyguya geçiyorsun. Kim bilmiyorum, sanırım kimse bilmiyormuş, internetten araştırdığıma göre. Kiatapları var "Kız Kısmı" ve "Annem,Tanrı ve Ben" . Ben yazılarını çok sevdim, artık yazmıyor bloguna ama eski yazılarını okuyabilirsiniz hala. Okuma isterseniz tık tık.

5828c-old-woman-larissa-greece-4306701020

  İnsanların, özellikle de erkeklerin suçları konuşulurken “sonuçta bu erkeği de yetiştiren bir anne” kalıbını illaki duyarız. Bunu ilkokula bile yolu düşmemiş, cehaletin koynunda kulaçlar atan bir köylü de telaffuz eder, bir kaç üniversite bitirmiş kallavi eğitimlerden geçmiş adamlar ve kadınlar da. Öyle kurtarıcı bir kalıptır ki bu, kullandığın vakit içinden çıkılamayan korkunç bir cinayetin, tecavüzün ve şiddetin bir çırpıda toparlayıcısı oluverir. Konu anne boklamak olunca halkımız boncuk gibi dizilip halaya durmakta bir saniye kaybetmez. Suçlar anne etrafına coşkuyla biriktirilirken; evin direği, masanın başı, yemeğin eti, saygı ve hürmet ile her daim kayrılan “Baba” çocuk yetiştirmekten azade sorumsuz dünyasında; dilediğince hovarda olabilir, çünkü elinin kiridir. İşten yorgun geldiği için pek tabi öfkeli olabilir! Disiplin amacıyla dayak atabilir. Zavallıcık evine ekmek getiremediğinden ve “karı dırdırından” cinnet getirip ailesini kırt kırt kesebilir, hakkıdır – ki zaten onu da annesi yetiştirmedi mi? Yetiştirememiş demek ki! Böyle sonsuz bir döngüdür gider. Annelerin çocuk yetiştirmedeki beceriksizliği toplumun bütün katmanlarının birleştiren muazzam bir argüman olarak tarafları rahatlatır. Peki gerçekten böyle midir? Toplumun işlediği ve işleyeceği bütün günahlar insan yavrusunu bedeninde büyütüp doğurdu diye anneye mi yüklenmelidir? Annenin diğer adı şamar oğlanı mıdır?
            Herkesin bildiği ve saat saat çeşitli vukuatlarla tecrübe ettiği gibi şu gördüğünüz toplum kanırttırırcasına ataerkildir. Bu toplumda kadınlar ancak birilerinin eşi ve kimilerinin annesi olunca makbul sayılırlar. Başıboş dolaşmaları, bir erkeğin mülkü olmamaları kabul edilemez. Evcil bir hayvan gibi sahiplenilip, ekmek verince terlik getirmeleri beklenilir. Kadının bu sistem içinde çıkabileceği en yüksek makam annelik olarak empoze edilmiştir ama o makam süslü laflarla pohpohlanışının, ayak tabanına cennet koyup kut kut kutsanışının aksine bu kusursuz tasarlanmış matrix’de ancak bir host, bir solucan deliği, bir kuluçka makinesi ile eşdeğerdir. Daha doğar doğmaz sistemin çarkına düşmüş, eline bebek, kepçe, tığ, iğne, leğen, mandal tutturularak annelik çalıştırılmış, duygularından çok bebek yapacağı rahmi ile ilgilenilmiş, olması istenen kişi olana dek afillice biçimlendirilmiş bir çalışmadır anne. Havadan düşmedi, ağaçtan toplanmadı, profesyonel bir laboratuvarda geliştirilip her eve bir adet gönderilmedi. Devletin böyle bir hizmeti yok herkes kendi annesini kendi yapıyor. Ve bu anne yapma düzeneği de gayet iyi bildiğiniz gibi erkek egemen sistemin üstünüze afiyet kokuşmuş taşaklarına bağlı. O sistem bir çocuk nasıl peydahlansın isterse çocuklar öyle peydahlanır, ne şekil büyüsün isterse o şekil büyür. Kimler hangi cinsiyeti seçecek, kimler hangi rollere bürünecek, kimler hangi suçlardan cezalandırılacak hepsi ezelden belirlidir. Böyle bir toplumda annenin çocuğu üzerindeki etkisi, bebeği erkeğin arzuladığı cinsiyette doğuramadığı için öldürülmesine kadar sıfırlanmıştır. Kendi soyadını kendi doğurduğu çocuğa vermesi çocuğun babanın mülkü olarak görünmesi yüzünden mümkün olmamış, bütün fiziksel cefayı çeken taraf olduğu halde soyun ondan sürmesi söz konusu dahi edilmemiştir.
         Anneler bu toplumun ürünlerinden biridir evet, erilliği benimsemiş, erkek yancılığının konforlu kuytularına sığınıp öteki kadınlara hayatı dar etmiş kadınlar da sağda solda bolcana. O yancı kadınlar erkek egemen sistem tarafından köleleştirildiklerini anlamadığı gibi o sisteme yeni köleler yaratması için destek vermeye devam ederler. Kölelik zamanlarında köleliği sona erip kendi de çiftlik sahibi olan siyahilerin, hala köle olan Afrikalı akrabalarına beyaz efendilerinden daha katı davrandığı gözlenmiştir. Ezilenlerin kendinden olana karşı öfkesi bir nevi ezilmişliğin dışa vurumudur. Ezebildiği sürece ezilenlerden uzaklaşacağını zanneder. Ötekilere devamlı kötü derse efendileri onlara iyi diyecektir. Kısacası iddiam eril kadınlar olmadığı iddiası değil bilakis var olduklarını ama onları yaratanın erkek egemen kültürü olduğunu izah etmek. Sonucunda da neden bütün faturanın bataklığa değil de sivrisineğe kesildiğini sormak.
         Diyelim ki anne kendi istediği gibi çocuk yetiştirmek istese erkek çocuğuna Ayşe ismini verip etek giydirip sokağa salsa acaba kaç kişi annenin yetiştirme tercihine saygı duyardı? Yani kurgulanmış toplumsal cinsiyet rolleriyle büyütmese de cinsiyetini büyüyünce kendisi belirlesin dese o çocuğun hayatına kaçınız sıçmazdı? Sünnet ettirmese, kimliğinde din hanesini boş bıraksa, askere yollamasa? Bunlar sizde olumsuz duygular uyandırıyorsa eğer ortada annenin de uyması gereken tartışmasız bir yetiştirme şekli olduğunu kabul etmiş olursunuz. Daha bebeğinin ismini koyarken bile burun sokulan, altını bezlemesinden, emzirmesine, giydirdiği renklerden, oynattığı oyuncaklara her konuda müdahale edilmesi adet olan bir dünyadan söz ediyoruz. Çocuk sadece evde yetişen bir varlık olsaydı belki çocuğu meydana getiren iki kişiden biri olan anneye ( diğerine baba deniyor, insanın erkek olanı. çocuk çoğunlukla onunla birlikte yapılıyor ve ağzı, dili, eli falan genelde var. çocuk yetiştirebilir gibi görünüyor) yüklüce bir fatura çıkarılabilirdi ama lakin ki öyle değildir. Çocuk doğduğu an egemen kültürün malıdır artık. İlla belirli iki cinsiyetten biri seçilmeli. Erkekse mavi giydirilmeli, ucundan alınınca ne hikmetse daha da bir erkek oluverdiren çükü sık sık fotograflanmalı, kız gibi ağlamamalı, kız gibi yürümemeli, kız gibi evde oturmamalı, sokakta kavga çıkartmalı. Kızsa pembe giydirilmeli, kukusu görünmez olmalı, yüksekten atlamamalı, sokağa çok çıkmamalı, sessiz olmalı, kavga etmemeli, misafirden saklanan toz gibi mütemadiyen paspasın altına süpürülmeli. Bunları anneler belirlemedi, belirlemez, hazır paket olarak kafasına atılır. Karşı çıkanın karşısına da ihtiyarladıkça semiren gelenek çıkar, görenek çıkar, hacı hoca tövbestafirullahhh çeker, bakkal çakkal cık cıklar, muhtar fiştekler. Pişman olursun ama kürtaj için çok geçtir. Ki zaten kürtaj olan anne de “NE BİÇİM BİR ANNEDİR?!!!”
         Mahalle baskısıyla zor bela okula kadar gelen bebeyi bu kez de müfredat çitilemeye başlar. Çocuğu bu ülkede okula başlayan herkes okul kitaplarındaki görsellerin yıllardır cinsiyetçi, ırkçı ve dinci anlayışla hazırlanmış olduğunu bilir. Anneyi mutfakta bulaşık yıkarken, kız çocuğunu ona yardım ederken, babayı gazete okuyup, erkek kardeşi halıda araba sürerken gösteren görselleri kendim çizmiş kadar çok görmüş, evin reisi babadır cümlesini adımdan çok duymuşumdur. Okul eğitiminin bütün aşamalarında öğretmenler ve müfredat eliyle çocuğa cinsiyeti milyonlarca kez hatırlatılır ( dileyen egemenin eğitim anlayışını görmek için bunindirip kendini kesebilir) Erkekse ADAM gibi olması kızsa kız gibi “divrinmisi” istenir. O okulların kara tahtalarına cinsiyetinin türüne göre üstünlüğün, öteki cinsiyete yapabileceklerin, hakların ve görevlerin, bilimden, sanattan daha çok yazılmıştır. Ben bu yazıyı yazarken bir ilköğretim okulunun tiyatro festivalinde “Babasını berberle aldattığı için annesini vuran” çocuğun hikayesi sahneleniyordu. Okul biter askerlik gelir ki askerliğin bir erkeğin cinsiyet kimliği üzerindeki dezenformasyonu, insanlığına attığı sert kesikler tanımı yapılamayacak kadar ürkütücü boyutlardadır. Ve konu her zaman erkekliğe bir adım bir adım daha atmaktır. İş hayatıydı, boktu püsürdü derken kimlikler kemikleşmiş, annenin kendince kurduğu cılız hükümranlığında başından beri uygulamaya çalıştığı öğretiler artık değersiz bir anne duygusallığına, aman işte kadın dırdırına indirgenmiştir çoktan. Annem bütün egitimsizligine rağmen misal abimin piyano çalmasını falan hayal ederdi ama abim gitti Taliban’a katıldı, bunu nasıl yorumlamak lazım? Egitimsizi geçtim anne dilerse eğitimli, vizyoner, modern hayatın imkanlarında yüzen kadınlardan olsun, çocuklarının başına cinsel yöneliminden, dini inancından ve ırkından dolayı bir şey geleceği korkusuyla onların çoğunluğa karışıp görünmez olmasını bile arzular. Çünkü bilir ki eşcinsel olduğunu, ermeni olduğunu,  alevi olduğunu, dinsiz olduğunu saklamayanları bu ülkede ölüm bekler.
         Göz açıp kapayıncaya kadar o çocuklar büyür ve sanki bütün hatalarının sebebi oymuş gibi annelerine sövmeye başlarlar. Annelerin çok küfür ettiğini duymayız ama erkekler, özellikle futbol maçlarında analı bacılı küfürlerin birini koyup öbürünü alır. Karşı takımı kadına benzetirler, maçı almayı tecavüze. Kim öğretiyor onlara bunları? Evde annelerine pilavı lapa yaptı diye küfür eden ve seks yapmayı reddetti diye dayak atan babalarından öğrenmiş olmasınlar? Ergenliğe girince oğlum milli olacak diye elinden tutup geneleve götüren ve bu şekilde seksi kadınların erkeğe verdiği bir hizmet olarak öğreten de anneler değil. Erkek genelevleri vardı da bizi mi götürmediler? Savaşları başlatan, kafa kesen, hayvan kesen, çük kesen velhasıl her şeyi kesen bilin bakalım kim? Sokaklarda kadınları taciz eden, otobüslerde fortlayan, evlerine kadar girip tecavüz edip öldürenler de erkekler ve bunları yaptıkları için anneleri onları tebrik etmiyor. Yalanı azaltın ve Türk filmlerine biraz ara verin. Şu, kadınların yalnızca “başrol erkeğin dayak yedikçe mutlu olan sevgilisi” olabildiği Yeşilçam filmlerine.
           Kadının acınası muamelelerle endüstriyel anneliğe sürüklenişini izleyip hala “her şey annesinin suçu” çıkarımında takılı kalanların derdi “o kadar şey öğrettik daha niye hata yapıyor” pişkinliği ve erkek egemen sistemle suç ortaklığıdır bana göre. Yeterince iyi olmadığı için sokak ortalarında 40 yerinden bıçaklanan her kadın cinayetinde parmak iziniz bulunuyor. Ömrünün her saniyesini anneliğin ne kutsal, aman aşırı mübarek, ayaklarının altı cennet, üstü mabed, yanı kümbet dersleriyle geçirip anneliği vazgeçilemez bir sonuç olarak içselleştirip insan kimliğinin dahi önüne geçirmiş birinin kendi istediği gibi çocuk yetiştirebileceğini düşünenler toplum mühendisliği nedir bilmeyen, içinde bulunduğu sistemin kurallarını anlamaktan aciz ahmaklardır. Bir anneden ne boyutta bir organizmayı kündeye getirmesini bekliyorsun farkında mısın acaba sen sayın sorunların temelini şıp diye gören konformist budala? Yapay kutsallıklara boğduğunuz anneler götünüzün temizliğini siz onlara küfür etmeye başladığınız gün bıraktı. 3 yıl bokunuzu altınızdan aldık diye ömür boyu temizlememizi beklemeniz mantıklı mı sizce? Gidin biraz da babanıza temizletin be
pulbiber dergi şubat sayısında yayınlandı

Bir Şeyi Yapmaya Gönüllü Olmak

YAZAR : Çarşamba, Temmuz 17, 2019
iletişim karikatür ile ilgili görsel sonucu


Yazmak için çok okumak lazım. Anlatacaklarını dile getirebilmenin yol haritası okumak. Aslında bildiklerini anlatabilmek için , bildiklerini bilebilmek için:) okumak şart. "Eğitim şart" sözü gibi oldu ama okumazsan yazamazsın. Okur olursan yazar olursun yani:)
Biraz önce okuduğum bir blog yazısı sonucu "ne yazacağım?" düşüncesinin ilacının, başkaları ne yazmış ona bakmak olduğunu fark ettim:) Çünkü kafamda ampüller yandı. Ay şunu da yazmalıyım, bunu da yazmalıyım dedim kendi kendime.
Aklıma gelen şeylerden bir tanesi insan ilişkilerinde yaşadığımız sorunlarla ilgili. Ne kadar insan varsa o kadar farklı düşünme, algılama, yorumlama şekli var. O yüzden iletişim çatışmaları yaşamak çok normal. Her şeyde olduğu gibi iletişimde de "gönüllü olmak" olmazsa olmaz şart. Yani geçinebilmek için geçinmeye gönlünüzün olması gerekiyor. Tabi karşınızdaki kişinin de gönlü olmalı. Yani geçinemediğinizde, sorun yaşadığınızda suçu hep kendinizde aramayın:)))
herkesi memnun edemezsin ile ilgili görsel sonucu
Bu yaşımda iyice idrak ettiğim şey "bir işi yapmaya gönüllü olmak" çok değerli ve bir işte başarılı olmak istiyorsanız önce o işi yapmaya gönüllü olmalı sonra da sizin gibi gönüllü olanlarla çalışmalısınız.
Hep derler "insan isterse yapamayacağı şey yoktur". İşte o isteği harekete geçirebilmek gerek. Motivasyon bu demek:)
Konuyu biraz dağıttım sanırım, insan ilişkilerinde geçinmeye gönlü olmaktan bahsediyordum. İnsan duygularıyla hareket eder, sonrasında da mantığıyla davranışlarına mazeret uydurur:))) O yüzden gönüllü olması gerekir her hangi bir şeyi yapmak için. Eğer bir insan sizi severse geçinmenin bir yolunu bulur, sevmezse de bahane bulur. Bunun için yapabileceğiniz bir şey yoktur. Çokta şaaapmamak lazım yani herkes beni sevsin diye. Böyle bir şey mümkün değildir çünkü. Herkes sizi sevemez. Bu yüzden kendiniz olup yaşamaya devam etmek daha mantıklı. Yani insanlar sizi sevsin diye taviz vermek sonucu değiştirmeyecekse kendiniz olmak en iyisi.
Son dönem gazeteci-televizyoncu Cüneyt Özdemir'in youtube kanalını keşfettim. Epeydir var tabi de ben yeni izledim:) Şeyma  Subaşı'nın kitabını eleştirmiş bir videosunda. Kitapta özlü sözler paylaşılmış ve bunlardan biri de "Herkesi memnun edemezsin, pizza değilsin" sözüymüş. Bu yazıyı yazarken aklıma geldi. Sizde herkesi memnun edemezsiniz, sonuçta pizza değilsiniz:))))
Çok fazla magazinsel olmadan demem o ki "herkes kendinden yana , birisinin sizi seveceği varsa sever, yoksa sevmez, ağzınızla kuş tutsanız bile. Kabullenmek ve sizi sevenlerle yolunuza devam etmek en iyisi.


Camdaki Kız Kitabı

YAZAR : Salı, Temmuz 16, 2019
camdaki kız ile ilgili görsel sonucu

Aslında bu kitabı okuyalı biraz oldu, bir kaç ay önce okumuştum ama hakkında yazmadığımı fark ettim, bugün https://kaplandiary.blogspot.com/2019/07/camdaki-kiz-gulseren-budayicioglu.html blogunda okuduğumda. Yazısını okumak isterseniz linke tıklayabilirsiniz.
Yazarı Gülseren Buğdayıcıoğlu bir psikiyatrist ve Ankara'da büyük bir psikiyatri kliniği var. Kitaplarında hastalarıyla görüşmelerini anlatıyor ve bu esnada okuyucu da kendisinden bir şeyler buluyor ve kendiyle yüzleşiyor. En "olmaz artık bu kadarda" dediğiniz tiple bile aslında bir çok ortak yanınız olduğunu fark ediyorsunuz. 
Yazar hayatımızda yaşadığımız her şeyin çocukluğumuzla ilgili olduğunu, çocukluğumuzda yaşadıklarımızla oluşturduğumuz bir kader motifimiz olduğunu ve yetişkin olduğumuzda da bu motifi tekrarladığımızı savunuyor. Psikoloji bilimi de bunu diyor zaten. Kader motifimiz kötü de olsa onu tekrarlama meylimizi anlatıyor kişilerin hayatlarından örneklerle. Hepimizin bir kader motifi olduğunu söylüyor ve okuyan kişi de kendi motifi üzerine odaklanıyor, yani ben öyle yaptım en azından:))) 
gülseren budayıcıoğlu ile ilgili görsel sonucu

Anlatım dili çok basit, herkesin kolayca anlayacağı şekilde anlatıyor hastalarıyla yaptığı görüşmelerini. Görüşmeler esnasında düşündüklerini de paylaşıyor satır aralarında, hatta onlara söyleyemediklerini bize söylüyor. Değerlendirmeleri ve özel hayatı ve kliniğinde yaşadığı şeyleri de paylaşıyor. 
Kitapla ilgili en çok eleştirdiğim şey; çok fazla tekrar olması. Hatta sıkılıp aynı şeyleri okumaktan atladığım sayfalar oldu. Hatta itiraf ediyorum epey oldu:) Kral Kaybederse kitabını daha çok sevmiştim. 
Sanki çok tutulan kitapların yazarları yeni kitap yazdıklarında o kitap gibi olmuyor. Aceleye mi geliyor, biraz zorlama mı oluyor , ne oluyor bilmiyorum ama o tadı vermiyor.  Popülerlik, kapitalizm hep bunlar:))) 
Kendi reklamını çok yaptığı yönünde eleştiriler var ama ben yapabilir diye düşündüğüm için olsa gerek rahatsız olmadım. 
Biraz alakasız gibi olacak ama mesela ünlü Mona Lisa tablosu uzun yıllar pek kimsenin bilmediği, ziyaret etmediği bir müze köşesinde sergilenmiş. Bir gün tablo çalınmış ve bir süre sonra bulunmuş. Bu olaydan sonra aşırı popüler olmuş. O zaman fark edilmiş. İlginç değil mi? Bu konuyla şöyle bir alaka kurdum ben. Bir şeyin değerini belirleyen insanlar aslında çokta bilimsel verilere, geçerli sebeplere dayandırmıyorlar . Çok göreceli ve değişken bir şey bu değer meselesi. O yüzden reklam yapanlara hak veriyorum diyebilirim:),
camdaki kız arka kapak ile ilgili görsel sonucu

Sonuç olarak kitabı tavsiye ederim kesinlikle, çünkü psikolojiden hiç anlamasınız bile kendinizi tanımanıza, davranışlarınızın sebeplerini anlamanıza vesile olacak bir kitap. İnsana bir şeyler katan kitaplar, eserler hep olsun.



Nietzsche Ağladığında Kitabı Hakkında

YAZAR : Salı, Temmuz 09, 2019
nietzsche ağladığında alıntılar ile ilgili görsel sonucu

Nietzsche Ağladığında, okuyalı uzun yıllar olmasına rağmen net hatırladığım ve ölmeden önce mutlaka okunması gereken kitaplar kategorisinde değerlendirdiğim bir kitap. . Beni çok etkileyen bir kitaptı. Ayrıca yazarın ilk okuduğum kitabı olduğu için sonrasında bu kitabı referans alarak Irvin Yalom'un bütün kitaplarını okumama sebep olmuştu. Kitapta çok geçen , sonrasında slogan gibi söylediğim cümle "kaderini seç ve sev" cümlesini bugün bile kitabın adını görünce aklıma gelir. 

Okuduğum dönem sıkıntılı bir süreç yaşadığım dönemdi. Bana çok iyi gelmişti kitap. Yaşadığım şeyleri anlamlandırmama yardımcı olmuştu. Mesela "insanlar hayat yolculuğunda size eşlik ederler ve bir süre sonra sizin hayatınızda ki misyonları bitip hayatınızdan çıkabilirler. Kendi hayat yolculukları artık sizinle değildir. Sizin de onlarla değildir. Bu onların iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmez, hayatınızda ki görevlerini tamamlamışlardır sadece". Olaylara farklı açılardan bakmamı ve hayatıma dair farkındalıklar yaşamamı sağlamıştı. Böyle kitapları çok seviyorum, öğüt verir gibi değil de kahramanların yaşadıklarını kendi hayatınızla özdeşleştirerek kendi sorularınızı ve cevaplarınızı buluyorsunuz. 
Zaman zaman sosyal medyada kitaptan alıntılara rastlıyorum. Bende sevdiğim alıntıları paylaşmak istedim sizlerle. 

 nietzsche aÄŸladığında alıntılar ile ilgili görsel sonucu
 ALINTILAR:

-"...Daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendisine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
*''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...'

 nietzsche ağladığında alıntılar ile ilgili görsel sonucu

*“Hakikatın düşmanı yalanlar değil, inançlardır.”
*Demek istediğim şu: Biriyle tam bir ilişki kurabilmen için önce kendinle ilişki kurabilmelisin. Eğer kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. Yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan, kimsenin kendisini seyretmesine ihtiyaç duymadan başka birine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir.
*Kendinden hiç hoşlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarının kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlamaya çalışırlar. Bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. Ama bu sahte bir çözümdür; bu başkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir. Size düşen görev kendinizi kabullenmenizdir; benim sizi kabullenmemin yollarını aramak değil.

-"...Uçmak istiyorsunuz ama uçmaya uçmakla başlayamazsınız. Size önce yürümesini öğretmek zorundayım ve yürümeyi öğrenmenin ilk adımı, kendi kuralları olmayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. Başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok hem de çok daha kolaydır."


Badla Filmi Yorumu

YAZAR : Çarşamba, Haziran 26, 2019
badla filmi ile ilgili görsel sonucu

Blogları gezerken rastladığım ve ilk fırsatta izlediğim film olur kendileri:) Uzun zamandır film yorumu yazmamış olduğumu fark ettim gerçi uzun zamandır blog yazılarım da çok seyrekleşti. Hatta bir ara artık yazmayacağım galiba diye düşünüyordum ama öyle olmuyormuş. Yazmak insanı kendine çekiyor. Yani bir kere başladınız mı kolay kolay bırakamıyorsunuz:) Sosyal medya, instagram çıktı böyle oldu:)

badla filmi ile ilgili görsel sonucu

Filme gelecek olursak, film Hint yapımı.Badla Hintçe intikam demekmiş. Son dönem daha güzel filmler yapıyorlar diye düşünüyorum Hint sineması, sizce de öyle mi?
Filmin konusu; Başrolde genç girişimci bir kadın bir gün bir otelde uyandığında başına darbe almış ve yanında sevgilisi ölmüş olarak bulur kendini. Olay da suçlanan tek kişi odur ve kendini aklamak için güçlü bir avukat bulur. Hiç dava kaybetmemiş avukatla aralarında ki konuşmalarla olayları çözmeye çalışırlarken kadının anlattıklarını flashbackler şeklinde izliyoruz. Bir süre sonra gerçek ne , kim doğru söylüyor birbirine karışıyor ama hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Merak ve gerilim sonuna kadar devam ediyor. 

badla filmi ile ilgili görsel sonucu

Film boyunca başrol oyuncusu yukarıdaki hatunun tavırlarına sinir oldum. Boşvermiş, hiç bir şeyi önemsemez tavrı çok rahatsız ediciydi. Anlatmaya başladığında yasak ilişki , kaza ve kazayı örtbas etme, cinayet gibi bir sürü şey ortaya çıkıyor. Kaza sonucu ölen çocuğun anne babasına çok üzüldüm bir de film boyunca. Kadının çırpınışları çok dokunaklıydı. 
badla filmi ile ilgili görsel sonucu 

Çok fazla ipucu vermeden diyebilirim ki filmin sonunda zeka, para ve gücü yeniyor. Başlangıçta göründüğü gibi olmadığını görüyorsunuz her şeyin,  filmin sonunda. Daha fazla anlatmayayım , merak edin, izleyin. Ben beğendim filmi öneririm. 
 O zaman izleyeceklere keyifli seyirler.


Blogger tarafından desteklenmektedir.